Duyurular

İsmail Kara, "İsyan Ahlâkı İlk Bakışta Bireyci ve Anarşist Görüşe Daha Yakın Gözüküyor"

Ropörtaj: Munise Şimşek

Bugün, verdiği kıymetli eserler ve yetiştirdiği öğrencileriyle yakın dönem Türk düşünce tarihine damgasını vuran ahlak filozofu, mütefekkir ve yazar Nurettin Topçu’nun vefat yıldönümü. Nurettin Topçu’yu, ''İsyan Ahlakı Peşinde & Nurettin Topçu Albümü'' kitabı etrafında, ona talebe olma talihine ulaşmış ve çalışmalarıyla yakın dönem düşünce tarihimizin nabzını tutan İsmail Kara Hocamıza sorduk.

1909’da dünyaya gelen ahlak filozofu, mütefekkir, yazar ve bir muallim olan Nurettin Topçu, 10 Temmuz 1975 tarihinde bu dünyadaki yolculuğunu tamamladı. Arkasında birbirinden değerli eserler ve talebeler bırakarak… Vefatının 43. sene-i devriyesi münasebetiyle henüz mürekkebi kurumamış İsyan Ahlakı Peşinde-Nurettin Topçu Albümü kitabı üzerinden İsmail Kara ile Nurettin Topçu’yu konuştuk.

İsyan Ahlakı Peşinde-Nurettin Topçu Albümü kitabınız 10 Temmuz vefat yıldönümüne yetişmiş gibi. 272 sayfalık, özel tasarımlı, renkli basılmış bir kitap. Yakın dönem Türk düşünce tarihine damgasını vurmuş bir ilim adamını, yazar ve mütefekkiri neden bol görselli bir kitap üzerinden anlatmayı tercih ettiniz?

Bir ilim adamının, yazarın, mütefekkirin veya sanatkârın hayatı elbette sadece metinle anlatılabilir. Ben de Nurettin Topçu hocayla alakalı birçok metin yazdım. Fakat görsel malzemenin imkânlarını devreye sokmak ayrı ve önemli bir şey. Bugün için kaynak olarak kullandığımız görsel malzeme çok çeşitlenmiştir artık. Fotoğraf, kartpostal, çizim, not, mektup, diploma, karne, kartvizit, afiş, bilet, müsvedde metin, imzalı kitap, resmi ve hususi evrak, reklam, kapak eskizi, kupür, yazı yazdığı gazete ve dergiler, okuduğu ve çalıştığı kurumlar, nüfus cüzdanı, gazete ve dergiler, efemera türü şeyler... Yazılı metinlerden elde edemeyeceğiniz birçok bilgi ve duyguyu buralardan edinebilir veya kuvvetlendirebilirsiniz. Bazan bir kartvizit, bir müsvedde, bir fotoğraf üzerindeki bir tarih, bir not, bir hitap tarzı, tarihli bir imzalı kitap çok önemli bir meseleyi aydınlatabilir. Bu malzeme nihai hale gelmiş metinlere ve eserlere göre daha rahat ve serbest, daha insani, daha mahrem yönlere, arayışlara ve zaaflara işaret eden, daha dönemsel özellikler de taşır, taşıyabilir.

Ayrıca fotoğraflar başta olmak üzere görseller bir hissiyatı, bir tavır alışı, bir yaşama üslubunu, bir duruşu, bir neslin ve dönemin tutum ve arayışlarını bazen metinlerden daha iyi verebilir. Okuyucunun, takipçinin, araştırmacının bir hissiyatı ve arayışı farketmesi, hissetmesi, anlaması açısından da bu malzeme çok mühim bence.

Daha önce de bu tür çalışmalar yapmıştınız. Şimdi basılanın öncekilerden farkı nedir?

Daha öncekiler bir denemeydi ve sınırlı malzemeyi kullanmıştı. Şimdi hem metni hem de görselleri ve altyazılarını daha mütekâmil bir seviyeye çıkarmaya çalıştık. Tasarımı yapan Yusuf Ünal arkadaşımız da güzel çözümler buldu. Kitabın bir sayfası metin, bir sayfası görsel olarak akıyor. İrili ufaklı 280 civarında görsel ihtiva ediyor. Altyazılar, epigramlar ve her kısmın sonunda yer alan Topçu Hoca’ya ait temsil gücü yüksek kısa bir metinle kitap aynı zamanda farklı okumalara imkân veren bir karaktere bürünüyor. 

Doğrusu bu kitabın metinleri ve görselleri hatta tasarımı ile bu ölçüde emek vererek ilgilenmemin yan düşüncelerinden biri de benzer çalışmalara kaynaklık etmesidir. Çünkü birçok büyük zatın, yazarın, sanatkârın görsel malzemesi, evrakı ve metrükâtı derlenmiş, hakkı verilerek gözden geçirilmiş, teşhis edilmiş ve titizlikle işlenmiş değil. Özellikle fotoğraf teşhislerinin ve tarihlendirmelerin tanıyanlar hayatta iken yapılması lazım.

"İnsan bir çevrenin, dönemin ürünüdür"

Nurettin Topçu II. Meşrutiyet’in ikinci yılında Erzurumlu bir ailenin çocuğu olarak İstanbul’da dünyaya geldi, ilk ve orta tahsilini Osmanlı Devleti’nin son yıllarında, lise tahsilini Cumhuriyet devrinde, üniversiteyi de Fransa’da okudu, doktorasını orada yaptı. Bu farklı tarihi dönem ve mekânlar ona ne kattı?

İnsan aynı zamanda bir çevrenin ve dönemin ürünüdür. İlim adamları, düşünürler, sanatkârlar da öyledir. Onların eserlerine derinliğine nüfuz edebilmek, dillerini ve ifade biçimlerini çözmek için yetişme tarzlarına, yakın ve uzak çevrelerine, etkilendikleri kişi ve hadiselere, dönemlerinin arayışlarına eğilmek lazım. Ülkemizde malesef henüz pek gelişmemiş olan entelektüel biyografi çalışmaları aslında bir yazarın, bir sanatkârın hayatının bu türden bütün unsurlarıyla eserleri, fikirleri ve arayışları arasında kuvvetli ilişkiler kurmayı deneyerek inşa ediliyor. Biricik veya istisnai hususiyetler, sıçrama kapasiteleri, başarı veya zaaflar böyle bir zemin üzerinde daha vasıflı bir şekilde tesbit edilip şerhedilebilir.

Nurettin Topçu için de bu saydığınız saymadığınız farklı unsurlar, kurumlar, dönemler, inkıtalar ve devamlılıklar, farklı coğrafyalar ve üsluplar elbette hesaba katılmalıdır. Düşünsenize tahsilinize fesli başlıyorsunuz papyonlu bitiriyorsunuz, diplomanızda Arap harfleriyle Latin harfleri birlikte yer alıyor. Hocalarınızı, çevrenizi de, ders kitaplarınızı ve okuduğunuz gazeteleri de bu süratli ve radikal değişmelerin içinde, arasında takip ediyorsunuz. Birinci Cihan Harbi oluyor, Osmanlı Devleti tükeniyor, yaşadığınız İstanbul işgal ediliyor, gavur çizmesi ne demek görüyorsunuz, başşehir değişiyor, İstiklâl Marşı yazılıyor. Sonra daha iyi bir yüksek tahsil için, akademik çalışma için memleketinizin dışına, yaban ellere gitmek mecburiyeti hissediyorsunuz. Bütün bu unsurların sizden aldıkları ve size kattıkları var. Kendinizi bunlar arasında yeniden anlıyor ve yeniden kuruyorsunuz. Albümde görseller üzerinden bunları da takip etmek mümkün.

“Hayatına dair çok az şey yazdı”

Nurettin Topçu Paris’te Sorbon Üniversitesi’nde doktora yapan ilk Türk öğrenci, hem de felsefe ve ahlak felsefesi çalışan ilk kişi. İslam dünyasından Avrupa’ya okumak amacıyla giden öğrencilerin çoğu kendi ülkeleri hakkında çalışmalar yaparken Topçu, doktora tezini Batı felsefesi üzerine yapıyor. Bunu nasıl yorumlarsınız?

Nurettin Bey kendi hayatına dair çok az şey yazdı ve çevresindekilere çok sınırlı şeyler anlattı. Ne yazık ki kütüphanesi, arşivi, notları ve evrakı da bütünüyle ve sıhhatli bir şekilde bize intikal etmedi. Onun için niçin felsefe ve ahlâk tercihinde bulunduğunu, niçin İsyan Ahlâkı çalıştığını ve tasavvufa, mistisizme temayül gösterdiğini tam bilmiyoruz. Mevcut bilgi kırıntıları ve yan unsurlar üzerinden tahminlerde bulunuyoruz, akıl yürütmelerle boşlukları doldurmaya çalışıyoruz. Fakat ona dair istisnailikler ve hususi durumlar sadece bu ilklerle alakalı değil. Muhtevaya ve arayışlara, vurgulara, bunlara eşlik eden yaşama ve mücadele biçimlerine, ana tercihlere, fikir dünyasını inşa etme, yazma ve yayma tarzlarına intikal ettiğimizde de benzer sıçramalar ve büyüklükler görüyoruz. Müslüman ve Türk olduğu için Batı’da, İslâm’ı ve tasavvufu öne çıkardığı için de Türkiye’de tam bir karşılık bulmuyor bu çaba ve başarı, malesef.

Burada herhalde İsyan Ahlâkı teorisi veya fikri üzerinde biraz durmamız lazım. Nasıl özetlersiniz bu fikri? Buna eşlik eden hareket, irade, mesuliyet kavramlarını? Bir de bunların karşısında yer alan konformizm var…

Nurettin Topçu Hoca İstanbul Vefa Lisesi öğrencileriyle okulun avlusunda.

 

Nurettin Hoca’nın tezini yazdığı dönemde, bu dönemin biraz öncesi ve biraz sonrasında hem dünyada hem de Türkiye’de iki yaygın felsefe ve bunlara paralel ahlâk anlayışları var. Bunlardan biri Durkheim’in başı çektiği sosyolojist görüş. Bu düşünce insanı, bireyi cemiyetin, cemaatın, toplumsal olanın ürünü ve hatta mahkumu olarak görüyor. Türkiye’ye Ziya Gökalp tarafından taşınan bu düşünce “ben yok biz varız”, “iyi insan iyi vatandaş” , “hak yok vazife var”, “gözlerimi kaparım vazifemi yaparım” gibi sloganlarla âdeta dayanışmacı, diğergam bir fikir ve ahlâk olarak anlaşıldı. Halbuki sosyolojist görüş bireyi pasif, siyasi yapıya bağlı ve konformist bir yerde konumlandırıyor. Yaygın olan ikinci görüş ve ahlâk ise bireyci ve anarşist görüştü. Bu ise insan merkezli hümanist görüşle irtibatlı olarak tanrının, devletin ve cemiyetin yerine bireyi koyuyor, bireyin üstünde bir varlık ve kademe kabul etmiyordu. İsyan Ahlâkı ilk bakışta sosyolojist görüşe hayli uzak, bireyci ve anarşist görüşe daha yakın gözüküyor. Kısmen doğru bu. Fakat Topçu iki fikre ve ahlâka da hayli mesafelidir. Onun ifadeleriyle söylersek sosyolojist görüş insanı cemiyetin, bireycilik ise kendisinin mahkumu yapmakta, ikisi de insanın yücelmesinin, bir şahsiyet olmasının önünü tıkamaktadır. Halbuki insanın hareket ve irade ile birleşen isyanı ancak başkaldırdığı düzene ve anlayışa karşılık daha üstün bir nizama, sonsuza, Allah’a, mutlak itaata doğru hareket ediyorsa isyan adını almaya hak kazanabilir. Bu sayede insan ferdiyet ve şahsiyet olabilir.

İsyan Ahlâkı bugünün şartlarında yazılsaydı…

Nurettin Topçu’nun onlarca yıl önce, günlük hayatın da Müslümanların da çok daha sade ve mütevazı şartlarda yaşadığı bir dönemde konformizmin bizi şu an getirdiği noktayı öngörebildiği anlaşılıyor. Belki biraz hipotetik bir soru olacak ama İsyan Ahlâkı’nı bugünün şartlarında yazsaydı nasıl olurdu?

Eserlerinin son yıllarda büyük bir ilgiye mazhar olması belki bu söylediğinizle de alakalı olabilir ama sisteminin bütünüyle anlaşılması ve hazmedilmesi biraz daha zaman alacak. Çünkü bu sadece bir şekilde fark etmekle olacak bir şey değil aynı zamanda bir donanım ve ısrarlı bir anlama cehdi talep ediyor, edecek. Ayrıca bütün büyük metinler ancak dikkatli ve ısrarlı yönelişlere kendini açan unsurlar taşırlar.

İsyanın karşısında konumlandırılan bir kavram olarak konformizm insanın kendi ihtirasları, cemiyetin ve cemaatin fikirleri, emirleri, devletin, siyasi yapının talepleri karşısında pasif bir konumda kalması, kendini yükseltip yüceltecek, hürriyeti kazanmasını, mesuliyeti kuşanmasını sağlayacak hareketten ve irade kullanmaktan uzak durması, uyaroğlu olması demek. Burada pasif bir bağlanma ve itaat var. İsyan Ahlâkı bugünün şartlarında yazılsaydı herhalde muhteva olarak daha sert ve daha mufassal bir karakter taşıyacaktı. Nurettin Bey’in zaman zaman kapanan bir tarafı da var, belki çok daha az insanın anlayabileceği kısa ve derin metinler de yazabilirdi; Var Olmak’taki bazı yazılar gibi...

Topçu, 1939’da Türkiye’de Cumhuriyet ideolojisine eleştiriler yönelten yazıların yer aldığı ilk dergiyi çıkarmaya başlıyor. Hareket dergisi zamanla bir ekole de dönüşüyor. Bunu nasıl başardı, ya da “Hareket’in Sakladığı Sır” neydi?

Nurettin Topçu Fransa’da bir grup arkadaşıyla birlikte (ayakta soldan birinci). Ağabeyi Hayrettin de aralarında ve hemen yanında.

 

Doktora tezinden ve Hareket dergisindeki ilk yazılarından yola çıkarak Nurettin Hoca’nın Fransa yıllarını çok iyi değerlendirdiğini ve hayatı boyunca takip edeceği, geliştireceği düşünceler ve teklifler için kafa yorduğunu ve kendine mahsus, bütünlüğü ve derinliği olan, Türkiye’yi merkeze alan bir düşünce dünyası, bir mücadele biçimi, bir üslup geliştirdiğini söyleyebiliriz sanırım. Metafizikten, epistemolojiye, hayat felsefesine, ahlâka kadar… Unutmamak lazım ki Nurettin Bey’in aynı zamanda bir sanatkâr tarafı, sanatları hareket, irade ve isyan için çok önemseyen bir yönü var. Bir de temaşa ve düşünmenin eşlik ettiği bir tabiat aşkı tabii… Hislerin, hissiyatın, duygulanımların, ilhamın metinlerine intikal eden zevkli ve etkileyici tarafı muhtemelen bu yönleriyle de alakalı.

Hareket dergisinin kurucusu ve başyazarı olarak Nurettin Topçu hayatının hiçbir döneminde ideologluğa yönelmedi, aforizmalarla, slogan değeri yüksek ama arkası boş cümlelerle yol almayı benimsemedi. Bu sayede dergi katılmaya ve paylaşmaya, birlikte hareket etmeye açık hale geldi. Herhalde bu sayede farklı bir mektep olabildi. Ama büyük kalabalıklara hitap etmeyi öne alan, onları etkilemeye çalışan, siyasi hareketlenmelere teşne bir yapısı hiç olmadı. Hatta bunlara hayli mesafeli, bazen da karşı durduğu bile söylenebilir. Soğuk Savaş sonrası dönemde ve DP iktidarı ile birlikte milliyetçi, muhafazakâr ve mütedeyyin kesimlerin kolaylıkla ABD çizgisine ve kapitalist dünya görüşüne doğru hareket etmesine, siyasi merkezle uzlaşmasına, kalkınmacı, sanayileşmeci, maddiyatçı olmasına karşı çıkması da bunun bir uzantısı. Albüme de aldığımız “Din ile Kinin Mücadelesi” yahut “İslâmı sömüren siyaset” yazıları bu bakımdan önemli ipuçları verir.

Hareket’in 4. sayısında Topçu’nun, Nizam Ahmed müstearıyla kaleme aldığı ve Cumhuriyetin kurucu kadrosunu tenkit ettiği “Çalgıcılar” yazısı Hareket dergisini muhalefetin merkezine yerleştirmiş ve Topçu’ya bir muhalif kimlik kazandırmış gibi gözüküyor. Bu duruştan sadece rejim değil, pek çok çevre de nasibini aldı herhalde. Bu muhalif duruşun ayaklarını bastığı zemin neresiydi ve neyi, ne için eleştiriyordu?

Nurettin Topçu, talebeleriyle birlikte Hünkâr Suyu’nda (Ağustos 1966).

Soldan: Kayserili Mehmet Doğan, Muzaffer Civelek, Ezel Erverdi, Nurettin Topçu, Fikret Sevsen, Orhan Okay.

 

Nurettin Hoca’nın yazılarında kişi ve hadiselerden ziyade meseleler ve düşünme-anlama biçimleri vardır. Tenkitler ve değerlendirmeler de ağırlıklı olarak böyle akar. Fakat erken ve dönemi için istisnai bir yazı olan “Çalgıcılar” gibi doğrudan aktör ve taşıyıcı kişilere, siyasi merkeze yönelen metinleri de var. Özellikle pratik yönü olan meselelere intikal ettiğinizde, diyelim ki maarif ve kültür politikaları meselelerine yöneldiğinizde siyasi merkez ve onun yaklaşımı, kararları, icraatı öne çıkıyor.

Sizin de tesbit ettiğiniz gibi “Çalgıcılar” öncelikli olarak birilerine işaret etmekle beraber aslında orada daha yaygın olan bir insan tipi, bir ahlâk anlayışı ve bir siyaset tarzı ve yönetim biçimi ele alınıp tenkit ediliyor. Tasvir edilenler sadece yöneticiler de değil ayrıca, onun çevresi ve etrafındaki halkalar, konformistler, dalkavuklar da var.

“Nurettin Hoca hayatını bir ibadet vecdiyle yaşadı”

Bir ahlak filozofu olarak Nurettin Topçu’nun 1945’te Nakşi Şeyhi Abdülaziz Efendi’ye intisap etmesini nasıl yorumlamak gerekir? Ayrıca İslam üzerine Avrupa’da eğitim alanlar veya dini ilimleri modern eğitimin tezgâhından tevarüs eden isimlerin çoğu “dinde tecdid” düşüncesine meylederken onun tasavvufa yönelmesini nasıl açıklarsınız?

Topçu’nun tasavvuf ve mistisizmle ilgisi Fransa’da iken gelişmiş ve belli bir merhaleye gelmiş gibi gözüküyor. Tezinde İslâm tasavvufuna, özellikle vahdet-i vücuda ve Hallac-ı Mansur’a olan yakın ilgisi çok açıktır. İsyan Ahlâkının İslâm kültürü içindeki konumlandırması kişi düzeyinde Hallac-ı Mansur üzerinden yapılıyor bile denebilir. Ayrıca tezinin sonunda Anadolu toprakları için Yunus Emre ve Mevlâna vurgusu da var. Çağdaş İslâm düşüncesi ve çağdaş Türk düşüncesinin tasavvufla, tarikatlarla olan mesafeli hatta karşı duruşu büyük ölçüde Yeni Selefi din yorumlarıyla, kaynaklara dönüş hareketiyle irtibatlıdır. Bu yaklaşımlara göre tasavvuf ve tarikatlar her bakımdan bir bozulmaya, dini tahrife, pasifliğe, hurafe ve batıl inançlara, dışarıdan İslâm dünyasının içine hulul eden unsurlara işaret eder ve büyük ölçüde menfi bir alandır. Bu hakim çizgi içinde Topçu’nun tasavvufu ve vahdet-i vücudu İslâm dini yorumlarının en üstüne çıkarması ve bunu ahlâk felsefesinin merkezine yerleştirmesi elbette dikkat çekmektedir ve istisnaidir.

Türkiye döndükten sonra aradığı şey muhtemelen mistik tecrübeyi yaşayabileceği veya görebileceği bir kişi ve zemin sorgulamasıdır. Bir başka şekilde söylersek İslâm tasavvufunu yerinde ve birebir tanımak, anlamak, nihayet daha önce bir şekilde, belki Hıristiyan mistisizmi ile içiçe keşfettiği felsefi bilgiyi aynı zamanda tecrübi bilgi haline getirmek diyebiliriz. Herhalde bu gerçekleşiyor. Abdülaziz Efendi’den çok istifade ettiği açıktır. Yalnız Topçu 1934 yılında Türkiye’ye dönüyor ve 1945’te Abdülaziz Efendi’ye intisap ediyor, arada yaklaşık 10 yıl var, bu arayış yıllarını da hesaba katmak, neler yaptığına bakmak lazım.

Nurettin Topçu’nun kitapları veya yazıları kadar farklı dernek ve ortamlarda yaptığı sohbetler de önemliydi. Münzevi bir hayat tarzını benimseyen birini, kalabalıkların karşısında konuşmaya iten sebepler neydi? Bu sohbetler nasıl yankı buldu? İsyan Ahlakı Peşinde- Nurettin Topçu Albümü’nde onun özellikle Akif ve Fetih konulu sohbetleri asla kaçırmadığını belirtiyorsunuz. Neden? Mehmed Akif ve Fetih onda neye karşılık geliyordu?

Öğrencileri bayram ziyareti münasebetiyle Nurettin Topçu’nun evinde. Soldan: Emin Işık, Cemil Kıvanç, Nurettin Topçu, Ezel Erverdi, Sedat Çelikdoğan (ayakta), Abidin Işık, Muzaffer Civelek, Turgut Yemişçi, Ercüment Konukman (önde). Çocuklar Emin Işık’ın evlatları; Sevda ve Fatih.

 

Hoca hayatını bir muallim, bir fikir ve mücadele adamı olarak, bir ibadet vecdiyle yaşadı. Muallimliğini büyük ölçüde ayrı tuttu denebilir, talebelerini kitaplarına, yazılarına, konuşmalarına doğrudan davet etmedi. Sonradan onu takip eden talebelerinin çoğu, belki tamamı onun fikir ve mücadele adamlığını, yazılarını, kitaplarını tesadüfen veya başkaları vasıtasıyla tanıdı. Evinde, Türk Kültür Ocağı ve Milliyetçiler Derneği’nde ve Hareket dergisinin mekânlarında kurup geliştirdiği sohbet meclisleri, onun Yarınki Türkiye’nin Önsöz’ünde dile getirdiği “yaşama zevkini bırakıp yaşatma aşkına gönül verecek, sabırlı ve azimli, lâkin gösterişsiz ve nümayişsiz çalışan, ruh cephesinin maden işçileri”ni yetiştirmeye dönüktü. Hem bir hissiyat hem de bir bilgi ve felsefe kademesi, bunlarla irtibatlı bir insan manzumesi inşa etmek peşindeydi. Ayrıca bu manzume dünyaya ve insanlığa açılma kapasitesi taşımakla beraber milli ve yerli bir karaktere sahip olacaktı. Münzevi mizacıyla bu sohbet halkalarını imtizac ettirebilmek için de seçici davrandı, kalabalıklara, alkışlara yönelmedi, iktidarlarla, siyasi aktörlerle iş tutmadı, onlarla mesafeli durdu. Hemen ilave etmek lazım, birçok insanın Topçu’yu tanıması, peşisıra onu takip etmesi bu sohbet meclisleri sayesinde, bunlarla birlikte Hareket dergisi ve kitapları, broşürleri üzerinden oldu.

Akif ve Fetih toplantılarının ve yazılarının dikkatinizi çekmesi çok yerinde. Buna belki Hüseyin Avni Ulaş’ı da eklemek lazım. O yıllar için bu isimlere ve hadiselere dair yazılar yazmak, konuşmalar yapmak siyasi merkezin, üniversitelerin, basının kenara ve sessizliğe terk etmek istediği kişileri ve fikirleri öne çıkarmak, bunlar üzerinden bir fikri canlı tutmak, bir mücadeleyi yürütmek mânasına geliyordu. Yazı ve konuşma sayılarına bakılırsa bu konularda Topçu’nun döneminin yazarları ve fikir adamları arasında herhalde birinci sırada yer aldığı rahatlıkla söylenebilir. Millet Mistikleri, Mehmet Akif ve Büyük Fetih kitapları bu bakımdan tetkik edilmeye değer.

10 Temmuz 1975 Perşembe günü vefat eden Nurettin Topçu, ertesi günü

Fatih Camii’nde kılınan cenaze namazından sonra Topkapı dışındaki Kozlu kabristanına defnedildi.

 

Kitaplara girmeyen yazıları da yolda

Siz Topçu külliyatını yayına hazırlayanlardan birisiniz. Henüz yayınlanmamış kitabı veya kitaplaşmamış yazıları var mı?

Yayınlanmamış kitabı yok fakat kitaplaşmamış bir miktar yazısı var. Son külliyat neşrinde kitaplara girmemiş yazıları ilgili kitaplara dahil edilmiş, iki tane de yeni derleme neşredilmişti. Konusu veya başka sebeplerle kitaplara girmeyen yazılarını da bir kitap halinde hazırlayıp basacağız.

Küçük bir soru daha: Yeni okumaya başlayacak gençler nereden, Topçu’nun hangi eserinden başlasın?

Bana sorulan bir sorudur bu. Tercih kendilerinin ama Var Olmak’la başlayabilirler diyorum. Bu kitap hem Hoca’nın düşünce dünyasını hem de deneme üslubunu vermesi bakımından iyi bir başlangıç olabilir. İkinci kitap Kültür ve Medeniyet, Türkiye’nin Maarif Davası veya Yarınki Türkiye olabilir. Sonra İradenin Davası, İslâm ve İnsan, sonra İsyan Ahlakı… Ama genç arkadaşlar bir defa okuma ile yetinmesinler derim. Birkaç yıl aradan sonra tekrar dönsünler. Büyük müellifler her okuyuşta seviye yükselerek yeniden keşfedilir ve anlaşılır.

http://www.dunyabizim.com/nurettin-topcu-albumu/29640/ismail-kara-isyan-ahlki-ilk-bakista-bireyci-ve-anarsist-goruse-daha-yakin-gozukuyor