Duyurular

"Dini düşünceye sadece modernleşme kıstaslarıyla bakılamaz." İsmail Kara

Prof. Dr. İsmail Kara yeni çalışması ‘Müslüman Kalarak Avrupalı Olmak’ta “Hem dindarlaşalım hem modernleşelim” söylemini vurgulayarak bunu tahlil ediyor. Kara, özellikle dini düşüncenin modernleşme kıstaslarına doğru çekilmesinin ciddi bozulmalara ve sapmalara sebebiyet verdiğini belirterek “Bugün için ikisini de ihmal etme lüksüne sahip değiliz. Problemlerini ve biçimsizliklerini de...” diyor.

ERKUT TEZERDİ

Prof. Dr. İsmail Kara yeni çalışması ‘Müslüman Kalarak Avrupalı Olmak’ta “Hem dindarlaşalım hem modernleşelim” söylemini vurgulayarak bunu tahlil ediyor. Kara, özellikle dini düşüncenin modernleşme kıstaslarına doğru çekilmesinin ciddi bozulmalara ve sapmalara sebebiyet verdiğini belirterek “Bugün için ikisini de ihmal etme lüksüne sahip değiliz.  Problemlerini ve biçimsizliklerini de...” diyor. 

Prof. Dr. İsmail Kara’nın ‘Müslüman Kalarak Avrupalı Olmak’ kitabı, çağdaş Türk ve çağdaş İslâm düşüncesinin ana sorunlarını, temel kavramlarını ele alan makaleler içeriyor. Altbaşlığı: ‘Çağdaş Türk Düşüncesinde Din Siyaset Tarih Medeniyet’. Kitabında, Osmanlı-Türkiye modernleşme sürecinin nedenlerini, sonuçlarını ve Batı tecrübesinden farklılıkları aktaran İsmail Kara “Din ile modernleşme arasında felsefî bir mesafe hatta zıtlık var. Bu tartışma dışı olmalı. Fakat İslâm dünyasında ve Türkiye’de bu, işin başından itibaren mümkün görülüyor ve modernleşme tarihimiz de böyle yürüyor” diyor. Kara ile kitabını konuştuk...

Kitabınızın çarpıcı bir başlığı var: ‘Müslüman Kalarak Avrupalı Olmak’… Daha önce kullanmış mıydınız bu başlığı?

Başlıkların da bir hikâyesi var. İletişim Yayınları’nın bastığı ‘Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce’ dizisinin ilk cildinde yayımlanan uzun değerlendirme yazımın başlığı ‘İslâm Düşüncesinde Paradigma Değişimi: Hem Batılılaşalım Hem de Müslüman Kalalım’dır. Yıl 2001 olmalı. Şimdiki başlık onun bir devamı, farklı bir versiyonu. Fakat bu başlığın fikri bende eskidir.

Ne anlatmak istiyorsunuz bununla?

Kitap bunu anlatıyor, daha doğrusu anlatmaya çalışıyor. Yine de bir özet yapabiliriz: Osmanlı-Türkiye modernleşmesinin hikâyesi Batı’daki hikâyeden biraz farklı. Bizdeki tecrübe, din ile arasına büyük mesafeler koyarak, zıtlıklar, çatışmalar inşa ederek değil ikisi arasında bir uzlaşma, bir aradalık arayarak yol almak istiyor, istiyoruz. Bir başka deyişle siyasi akıl din ve devleti birlikte kurtarmak, devamlılığı böyle sağlamak istediği için modernleşme süreçlerine giriyor. Dini modernleşmeye, modernleşmeyi dine doğru çekiyor, çekiştiriyor. Sık tekrarlıyorum, bizim kültürümüzde, Sünni İslâm siyasi düşüncesinde din ve devlet birbirinden ayrı unsurlar değil çünkü. Biri bazen başat unsur olur öbürü tâbi durumunda kalır, bu ayrı bir mesele. Osmanlı Devleti de her konuda kılı kırk yaran bir dini hassasiyete sahip değildi ama üst cümleyi ‘Din asıl devlet onun fer’idir’ yahut ‘Din ü devlet Mülk ü millet’ şeklinde kurmuştu. Türkiye’de kültürel olarak bugün de din ve devlet birbirinden ayrı değil. Siyasi ve hukuki olarak ne olduğu da ayrı bir mesele tabii. Hem zorluğumuz hem avantajımız buralarda bence…

Peki mümkün mü bu sizce? Başlığınızda bir ironi de var sanki…

Felsefi imkânsızlıkla fiili imkânsızlık aynı şey değil. Din devlet ayrılığının olmayışı felsefi imkânsızlığı ikinci plana atıyor. Kitapta değişik başlıklar altında bu soruyu da ele alıp tartışıyoruz. Şöyle özetleyelim: Din ile modernleşme arasında felsefî bir mesafe hatta zıtlık var. Bu tartışma dışı olmalı. Fakat İslâm dünyasında ve Türkiye’de bu, işin başından itibaren mümkün görülüyor ve modernleşme tarihimiz de böyle yürüyor. Sade bir şekilde söylersek şöyle bir mantık ve açıklama biçimi görüyoruz: Çağdaş İslam düşüncesinde modern düşünce ve modern bilim ile din arasındaki problem Hıristiyanlıkla hatta Katoliklikle alakalı bir problem olarak anlatılıyor. Hıristiyanlık akıl ve bilim karşıtıdır. Hâlbuki İslâmiyet aklı ve ilmi tebcil eder, teşvik eder.  Bu akıl yürütme etkileyici olduğu kadar doğru değil. İslâmiyet Hıristiyanlık gibi terakkiye, ilerlemeye de mani değildir bu anlayışa göre. Bu söylem İslâm dünyasında ve bizde ciddi bir karşılık bulmuş ve benimsenmiştir. Fakat bu felsefî zıtlık problemini çözdüğümüz manasına gelmez. Dolayısıyla imkânsızlıkla imkân iç içe, sarmal bir vaziyette yaşayageldi, bugün de yaşıyor. Bunun ortaya çıkardığı ayrı problemler ve çarpıklıklar var, bunlar ayrı. Özellikle dini alanın, dini düşüncenin modernleşme kıstaslarına doğru çekilmesi ve zorlanması ciddi bozulmalara ve sapmalara sebebiyet veriyor. Bir düşünce tarihçisi olarak ben ikisini de ihmal etme lüksüne sahip değiliz diyorum. Problemleri ve biçimsizliklerini de…

Birinci bölümün başlığı ‘İslâm, Müslümanlık, İslâmcılık’. Siz İslâmcılık düşüncesinin de ‘Müslüman Kalarak Avrupalı Olmak’ tezini savunduğunu düşünüyorsunuz değil mi?

Elbette. Ana İslâmcılık akımının iddiası budur. Bunu biraz daha ileriye götürebiliriz. İslâmcılık, İslâmın modern Avrupa düşüncesini, hele bunun ayrılmaz bir parçası olan bilim ve teknolojiyi, gücü, kuvveti, iktidarı ifade eden modern silahları üretmeyi içerdiğini söylüyor. Ve ekliyor; eğer İslâm asli hüviyetini muhafaza etseydi, tarih içinde hurafe ve batıl inançlarla, İsrailiyyatla, başkalarının hayatlarıyla, yabancıların, kâfir ve müşriklerin anlayışlarıyla bitişmeseydi bilim ve sanayi devrimini Müslümanlar yapacaktı, Müslümanların yapmaları gerekirdi. Buna en layık olanlar onlardı çünkü. Onun için İslâmcı söyleme göre bilim ve teknoloji, Avrupa medeniyeti Müslümanların yitik malıdır. Hadis gereği nerede bulursa almayan en layık olan odur. Ayrıca zaten bizden onlara gitmişlerdi. Âkif dahil birçok Müslüman aydının metinlerinde ‘İslâm onların hayatı, onların dini bizim hayatımız oldu’ türünden metinler, cümleler var. Çok problemli bir anlayış bu ama böyle.

Doğru düşünceler barındırmıyor mu bu yaygın akıl yürütmeler?

Yine felsefi olanla fiili olana dönmemiz lazım. Şimdilik bu fikrin en azından parlaklığı ve ikna ediciliği kadar doğru olmadığını, çok problemler taşıdığını söyleyelim. Biraz sıkı bir entelektüel elekte, elemede bu düşüncelerden geride pek fazla bir şey kalmaz kanaatindeyim. Ama doğru ve yerinde kabul ediliyor, bunu görmek ve anlamak lazım. İstisnai bir fikir değil bu.

Batı’yı, Avrupa’yı bütünüyle reddeden İslâmcı akımlar var, onlara ne diyorsunuz?

Bu doğru mu, ne kadar doğru, inceden inceye bakmak lazım. Şunu söyleyebiliriz; radikal ve entelektüalist İslâmcı hareketlerde söylem düzeyinde böyle yüksek sesli, ikna edici gibi gözüken dışlayıcı, daraltılmış içeriyi tahkim edici bir damar var, bunu kabul etmek lazım. Ama bence söylem düzeyindedir bu. Fikirleri ve metinleri ciddi bir tahlile tabi tutulduğu, dilleri analiz edildiği, takip ettikleri muğlak metodoloji gözden geçirildiği zaman başka bir manzara ile karşılaşacağımızda şahsen benim şüphem yok. Hele İslâm tarihi anlayışları, İslâm ilim ve kültür mirasına bakışları, kaynaklara dönüş fikirleri ciddi bir anlama ve tenkit ameliyesinden geçirildiği zaman reddedişlerinin ne olduğu daha derinliğine anlaşılabilir. Modern düşünceye yakınlıkları da… Fakat itiraf etmek lazım, Avrupa karşıtlığının psikolojik olarak besleyici ve diri tutucu tarafı ve bu manada bir değeri var.

Sultan Abdülhamid’in dini düşüncelerine ve dini hayatına odaklanan uzun makale de çok farklı ve yeni yorumlar içeriyor, sağ, muhafazakâr, mütedeyyin cenah için ezber bozuyor…

60’lı yıllardan itibaren Türkiye’de sağ muhafazakâr ve İslâmcı kesimlerin ürettiği bir Sultan Abdülhamid portresi var. Muktedir, hata yapmayan, 33 sene bir karış toprak vermeyen, evliya bir padişah… Bu hakikatlerin bütününü yansıtmıyor. İdeolojik olarak önemli bir fonksiyonunun olduğunda şüphe yok; Cumhuriyet ideolojisine karşı Osmanlı’yı, Cumhuriyeti kuran kadroya karşı halife ve sultanı temsil ediyor. Bir tenkit ve red enstrümanı, hatta bir korunma... Peki sonra? Yakın senelere kadar sonrasına kimse intikal etmiyordu; ulu hakan-kızıl sultan çatışması durumu idare ediyordu. Maalesef aydınların, akademisyen tarihçilerin de önemli bir kısmı bu ideolojik çerçevenin zebunu. Para da ediyor, piyasası var. Ben bu yazıda Sultan Abdülhamit’in dini düşüncelerinin, dini hayatının, dini denebilecek faaliyetlerinin, meselâ yaptırdığı camilerin mimarisinin, medrese ve tekkelerle ilgili tutumlarının Osmanlı modernleşmesiyle, İttihatçıların düşünce ve eylemleriyle çok yakınlaştığını göstermeye çalışıyorum. Aralarında fark zannedildiği gibi bu konularda değil büyük ölçüde siyasi modernleşmesinin nasıl ve hangi zamanlama ile yürütüleceği meseleleri etrafındadır. Elbette halef ve selefi padişahlara göre muktedir ve yüksek kapasiteleri olan bir padişah. İttihatçıların ve Cumhuriyeti kuran kadronun da yetiştiricisi. Hemen hepsi onun açtığı, geliştirdiği ve devletin kurtuluşu için bel bağladığı okullarda yetiştiler.

11 Eylül saldırıları sonrası Batı ülkelerinin Müslümanları nasıl gördüğünü, görmek istediğini biliyoruz. Peki bu önyargı Türkiye içinde ne zaman ve nasıl başladı?

Yakın milat, özellikle Türkiye için bence 11 Eylül değil, o hayli geç bir tarih sayılır. Öncesinde bizim uğraştığımız konular açısından iki önemli tarih daha zikretmemiz lazım. İlki 12 Eylül 1980 tarihli askeri darbedir. Ben bu tarih için Türkiye’de erken Soğuk Savaş döneminin bitişi de diyorum. Bu Türkiye’de İslâm, laiklik ve İslâmcılık meselelerinin yeni bir döneme girdiği; Ankara’nın, uluslararası çevrelerin, mütedeyyin zümrelerin, cemaat ve tarikat yapılarının, dini rengi olan siyasi grupların, dini yayıncılığın değişmeye, dönüşmeye, mütedeyyin ve İslâmcı zihinlerin daha fazla entegrasyona doğru kaymaya başladığı bir yeni dönem demektir. İkincisi tarih kesiti elbette Soğuk Savaş döneminin bitişidir. Türkiye’de İslâm, din, laiklik, İslâmcılık fikirleri ve hareketleri bu tarihlerle birlikte yeni vadilere, yeni söylemlere, yeni istikametlere intikal etmişlerdir. Ne kadarı kendi istekleriyle ne kadarı doğrudan ve dolaylı müdahalelerle, etkilerle? Bunları görmek ve farklı önceliklerle tahlil etmek lazım. Bugüne oralardan da geldik.

Kitapta Arap Baharı’nın İslâmcılık meselesini İslâm dünyasında ve kısmen Türkiye’de biraz daha hareketlendirerek karmaşıklaştırdığını söylüyorsunuz. Bunu biraz daha açar mısınız?

Arap Baharı II. Dünya Savaşı’ndan sonra Ortadoğu ve İslâm ülkeleri için devreye sokulan en önemli ve devasa boyutlardaki uluslararası bir projenin önemli bir kısmıdır. Entelektüel merkezi muhtemelen İngiltere’dir. Teoman Hoca’nın kulakları çınlasın, İngiliz-Yahudi medeniyeti… Bana sorarsanız Körfez Krizi’yle başladı bu kıyıcı ve kana doymayan süreç. Türkiye de coğrafi ve siyasi olarak bir şekilde bunun içinde, yakınında veya kenarındadır. Bu hareketler Kuzey Afrika’da patlak verdiği zaman iktidarın yetkili isimlerinden ‘tarihin akışı’, ‘zamanın ruhu’ gibi müsbet denebilecek açıklamalar duymuş ve doğrusu bir anlam veremeyerek şaşırmıştık. Sadece İsmet Özel ‘Adnan Menderes’in idamıyla Kaddafi’nin öldürülmesi aynı şeydir’ deme yürekliliğini ve basiretini gösterdi. Kim ne anladı bundan acaba? Anlaşılan o ki ‘İsrail Baharı’na dönüşen -başında da öyle idi ya- bu Arap Baharı süreci daha uzun sürecek ve Allah korusun binlerce insanı öldürmeye, mazlum kanı döküp içmeye hunharca devam edecek. Avrupa medeniyetinin, hümanizmin, aydınlanmanın, insan hakları fikrinin geldiği nokta bu. Peki Müslüman aydınların, âlimlerin, politik kurumların ve aktörlerin geldiği nokta neresi? ‘Soğuk sular dökünüp’ bunları uzun boylu konuşup tartışmamız lazım, en azından bir kısım ilim, fikir, sanat ve siyaset adamı dışarıdaki sıcak konulardan bir miktar uzaklaşıp buna yoğunlaşmalı. Bunu yapabilir miyiz, pek emin değilim.

Entelektüel biyografi doğrudan fikir tarihi çalışması

Kitabın son bölümünde Said Halim Paşa, Elmalılı Hamdi Efendi ve Nurettin Topçu’yu, hayatları ve fikirleriyle genişçe anlatıyorsunuz. Biyografi düşünce tarihinin bir parçası mı sizce?

Türkiye’de çok yeni olan entelektüel biyografi kişinin hayatı ile ilmi, fikri veya sanat faaliyetlerini ilişkilendirerek inşa ediliyor. Bu yönüyle entelektüel biyografi doğrudan fikir tarihi çalışması da sayılır. Benim yaptığım bunların arasında, belki bazı bakımlardan daha imkânlı veya farklı bir şey. Zaten moda olan yönelişleri ve kavramları pek sevmem. Fakat bu kitapta ele aldığım bu üç zatın fikirlerine dair yazdıklarım unsurları itibariyle Türkiye’de pek ele alınmamış bir karaktere sahiptir. Bu yeni unsurların dikkat çekeceğini ve yeni çalışmalara kaynaklık edeceğini, örnek olacağını umuyorum. Nurettin Topçu’nun aktüel olarak daha hususi bir konumu var. Son yıllarda isyan ahlâkı fikri dahil bütün eserleri hiç olmadığı kadar ilgi görüyor ve okunuyor. Latife olarak söylüyorum; kendisi de duysa şaşırır ve hayra alamet görmez.

bit.ly/2Doaiq8