Duyurular

"Çağdaş İslâm ve Türk düşüncesinin büyük iddialarından biri modernleşmeyi ve dindarlaşmayı, hatta daha fazla İslamlaşmayı birlikte götürme noktasında yoğunlaşıyor." İsmail Kara

Müslüman kalarak modernleşmek mümkün mü?

İsmail Kara: “Çağdaş İslâm ve Türk düşüncesinin büyük iddialarından biri modernleşmeyi ve dindarlaşmayı, hatta daha fazla İslamlaşmayı birlikte götürme noktasında yoğunlaşıyor. Felsefi zıtlıkları ve problemleri büyük ölçüde atlayarak tabii. Bu aynı zamanda İslâm’ın ve Müslümanlığın modern dünyanın içinde, karşısında veya paralelinde var olacağı inancı ve iddiası manasına da geliyor.”

İsmail Kara’nın Çağdaş Türk düşüncesini din, siyaset, tarih, medeniyet, gelenek, felsefe, tasavvuf ve biyografiler/yayınlar üzerinden ele alan Müslüman Kalarak Avrupalı Olmak (Dergâh Yayınları, İstanbul, 2017) kitabının farklı bir tarafı var: Dört bölümden oluşan eser bir yönüyle Kara’nın çalışma alanlarının hülasası mahiyetinde. İslâmcılık’tan tarihe, felsefeden fikriyata, metin tahlilinden yayın faaliyetlerine uzanan metinlerin her biriyle alakalı sorulması gereken pek çok soru var.  Özellikle fikri akımlar için kurucu olan kişilerin/metinlerin nasıl ele alındığı üzerinde durmak gerekmektedir. Hiç şüphesiz metinlerin tümünü birkaç soruyla anlamak ve anlamlandırmak mümkün değil. Buna karşın aşağıdaki söyleşinin kitabın temel doğrultusunu, ana özellikle-rini tasviri bir biçimde sunduğunu  ve okurlara bir kapı açtığını düşünüyorum.

ŸKitabınızın adından başlayalım: Müslüman Kalarak Avrupalı Olmak başlığı ne anlatmak istiyor? Diğer kitaplarınızın başlıklarına göre biraz muğlak kalmış gibi. Neyse ki alt başlığı var…

Muğlaklıkta haklı olabilirsiniz. Ama vermek istediği fikir Osmanlı ve İslâm dünyasındaki modernleşme hareketlerinin, ıslahat teşebbüslerinin, yeni din yorumlarının, fikir akımlarının ana damarlarından birine işaret ediyor. Çağdaş İslâm ve Türk düşüncesinin büyük iddialarından biri modernleşmeyi ve dindarlaşmayı, hatta daha fazla İslamlaşmayı birlikte götürme noktasında yoğunlaşıyor. Felsefi zıtlıkları ve problemleri büyük ölçüde atlayarak tabii. Bu aynı zamanda İslâm’ın ve Müslümanlığın modern dünyanın içinde, karşısında veya paralelinde var olacağı inancı ve iddiası manasına da geliyor.

ŸKitabın alt başlığında “Çağdaş Türk Düşüncesi” ifadesi yer alıyor, kitabın çıktığı dizinin adı da aynı. Birkaç yerde ise “Çağdaş İslâm Düşüncesi” de geçiyor. Bu iki çerçevenin geçişkenlikleri bir tarafa içeriği yahut tanımı hakkında bir belirsizlik söz konusu mu?

Birkaç farklı değişken üzerinden ele alınması gereken bir problem bu. İşin siyasi, konjonktürel ve psikolojik tarafları da var çünkü. Cumhuriyet ideolojisi ve milliyetçilik hareketleriyle irtibatlı olarak bu iki başlığa yüklenen anlamlar da önemli değişikliklere uğruyor, uğrayabiliyor. Şu kadarını söyleyelim; 1924 yılına kadar çağdaş İslâm düşüncesinin merkezi İstanbul’dur ve bunun tabii bir neticesi olarak iki alan birbiriyle içiçedir. Oryantalistlerin çağdaş İslâm düşüncesinin merkezini Mısır’a yahut Hindistan’a kaydırma teşebbüsleri Osmanlıların ve Müslüman Türklerin tasfiyesiyle irtibatlı olarak başarılı olmuş akademik bir operasyondur. O kadar başarılı ki Türkler ve bazı İslâmcı çevreler bile bunu kabul etmiş sayılır.

Tanımlarında esas itibariyle bir belirsizlik olmamalı. İster içiçe düşünelim isterse gevşek irtibatlı iki alan olarak bakalım her ikisi de yeni dünya şartlarında Müslüman kalarak nasıl var olunabileceği soruları ve arayışları etrafında teşekkül eder. Müslüman kalmak hatta daha fazla İslâmlaşmak iddiası muhalif taraflarını, modern dünyaya, Batı’ya intibak arayışları da uyum yönlerini besler. Aralarındaki farklar ana başlıklarda değil mahalli teferruattadır. 1924 sonrası itibariyle Türkiye’de İslâm paranteze alındığı için bunun iki alanın ilişkilerine yansıyan tarafları da elbette olacaktır.

ŸTürkiye’deki muhafazakârlık tartışmalarının daha ziyade Batılı bir çerçevede özellikle de İngiliz ve Fransız muhafazakârlığı üzerinden yürütülmesinin mahzurlu olduğunu belirtiyorsunuz. Niçin?

Bu 12 Eylülden, daha yaygın olarak Soğuk Savaş dönemi bittikten sonra ortaya çıkan bir kafa karışıklığı yahut yeni bir yöneliş. İngiliz ve Fransız muhafazakârlığında önde olan devrim, liberalizm ve sosyalizm karşıtlığı yahut devletçilik, kademeli değişim fikridir. Türk muhafazakârlığında bunlar önde değildir, tali unsurlardır, dindarlık ve Müslümanlık birinci sıradadır. Çok basit örnekler verelim; “O muhafazakâr bir ailenin kızıdır” dediğiniz zaman buradan dindarlık ve Müslümanlık dışında bir şey anlaşılır mı? “Muhafazakâr milliyetçi” dediğimiz zaman da buradan CHP’li yahut Kemalist bir milliyetçilik anlaşılmaz. Cumhuriyet ideolojisinde mütedeyyin olmak irticayı ve taassubu çağrıştırdığı için Dil Kurumu sözlüğünde muhafazakârlık “tutuculuk” şeklinde karşılanmıştır. İlave edelim, Dil Kurumu’nda bugün de öyle karşılanıyor maalesef. AK Parti kurulurken ana sloganı “muhafazakâr demokrattı”. Hangi muhafazakârlık? Kendisini rahmetle analım, Hüsamettin Arslan’ın teklifi “Müslüman demokrat” olmuş. Onun teklifi kabul görmedi ama belli ki Müslümanın yerine daha az “tehlikeli” olan muhafazakâr kullanılmıştı. Örnekleri çoğaltalım mı bilmiyorum ama muhafazakâr, milliyetçi ve İslâmcı bir çevrede yetişmiş genç akademisyenlerin bile Türkiye’deki muhafazakârlığı İngiliz ve Fransız muhafazakârlığı üzerinden anlamaya ve anlatmaya çalışmaları bana enteresan bir hadise gibi geliyor. İletişim Yayınları’nın meşhur Muhafazakârlık cildi de enteresan.

ŸSaid Halim Paşa’ya geniş bir yer ayırdınız kitabınızda, onu Buhranlarımız’ın yayın seyri üzerinden de ele alıyorsunuz. Düşünce tarihi bakımından Buhranlarımız nasıl ele alınabilir?

Bir risâleler toplamı olan Buhranlarımız birçok bakımdan önemli bir eser. II. Meşrutiyet idaresi ve İttihatçı grup buhranları çözecekken kendisi yeni buhranların kaynağı oldu, ayrıca eski buhranları da derinleştirdi. Kendisi de bir İttihatçı olan Said Halim Paşa hürriyetin ilanının üzerinden henüz çok az bir zaman geçmişken bel bağladığı zihniyeti, fikirleri, yeni müçtehit dediği aydınları, siyasi aktörleri ve yeni kadronun uygulamalarını ciddi bir tenkit süzgecinden geçirmeye başlıyor. Bu aynı zamanda bir Osmanlı modernleşmesi tenkidi ve değerlendirmesi.

İslâmlaşmak ve İslâmda Teşkilat-ı Siyasiye risalelerinde olduğu gibi doğrudan yeni din yorumlarına ve çağdaş İslâm siyasi düşüncesinin ana meselelerine yöneldiği metinler de var. Sosyal mütekabiliyet arayışı, kültür-medeniyet ayırımına muhalefeti ve değişme değil de devamlılık öncelikli ıslah fikri onu döneminde istisnai kılıyor.

Buhranlarımız kitabının daha sonraki kaderi de enteresan. Birçok metin gibi uzun müddet unutuluyor ve 1973 yılında yayınlanan sadeleştirmesiyle yeniden doğuyor. İlgi görüyor ve okunuyor. Etkisi nedir derseniz burası meçhul.

ŸMehmet Akif merhum Said Halim Paşa’nın son eserinin tercümesinde rejim yerine usul kelimesini kullanıyor. Akif’in Paşa’dan yaptığı tercümeler hakkındaki kanaatiniz nedir? Özellikle siyasi kavramlar söz konusu olduğunda…  

Akif motamot tercümeden ziyade mana tercümesini öne çıkaran bir mütercim. Bu tutumu Kur’an Meali dâhil bütün tercüme çalışmalarında var. Fakat bir şair, bir dil ustası olarak metne sadakati de sıkı bir şekilde gözetiyor. Siyasi kavramlar söz konusu olduğunda farklı bir tutum takındığını düşünmüyorum. Fakat Paşa’nın son eseri İslâmda Teşkilat-ı Siyasiye’nin tercümesini Milli Mücadele yıllarında, zor şartlar altında Ankara’da yapıyor. Onun için tercümenin bazı problemleri var. Bir de “milli egemenlik” kısmını tamamen atlıyor. Herhalde o günün siyasi şartları sebebiyle…

ŸNurettin Topçu Osmanlı’dan çok Osmanlı öncesi dönemle alakadar gibi… Bu görüşe katılır mısınız? Bunun sebebi ne olabilir? Öte yandan Necip Fazıl’ın Osmanlı tarihine ilgisinde siyasallık daha önde. Sizce Topçu’nun Osmanlı tarihiyle ilgisinin sınırlı olması da siyasal tercihleri sebebiyle olabilir mi?

Topçu Hoca’nın Osmanlı tarihiyle ilgisinin sınırlı olduğu genel bir değerlendirme olarak bence doğru değil. Tarih olarak yaslandığı ve öne çıkardığı dönem Osmanlı ve Selçuklu devridir. Görebildiğim kadarıyla sadece iki hususta Osmanlı öncesine uzanır, bunlardan biri tercih diğeri ise realiteyi tespittir. Tercih Selçuklu mimarisiyle alakalıdır, Mimar Sinan’ı bir dahi sanatkâr ve yorumcu olarak çok önemsemesine rağmen Selçuklu mimarisini Osmanlı mimarisine tercih eder. Eserlerinde şöyle cümlelere tesadüf ediyoruz: Sinan’ın ve Selçuklu sanatının izlerinde ilerlemiş olsaydık, bugün büyük bir mimari sanatımız olacaktı. Müslüman Türklerin vücuda getirdiği ve ilâhî ruhu yeryüzüne vahiy aydınlığı halinde indiren Selçuk mimarisi bütün varlıkla secdeye kapanıştır... İkincisi Anadolu’nun ve Anadolu insanının tabiatını tespit etmek bakımından, özellikle tarım konusunda İslâmiyet öncesi Anadolu’suna ve buradaki medeniyetlere uzanır. Bir de Sadrazam Kuyucu Murat Paşa yahut şair Nedim üzerinden yaptığı sert Osmanlı tenkitleri var.

ŸMedeniyet-kültür ayrımı öteden beri tartışılan konular arasında. Kitabınızda Şemseddin Sami’den hareketle medeniyet ve İslâm medeniyeti bahislerini kritiğe tabi tutuyorsunuz. İki binli yıllarda önce hissiyatı yüksek medeniyet söylemi ardından da kültür öne çıktı. Meşrutiyet’ten bu yana süren tartışmaları da dikkate alırsak, günümüzdeki kültür vurgusu neyi korumaya çalışıyor?

Başından beri korumaya çalıştığını… Medeniyet-kültür ayırımı ortaya çıkışından itibaren açılacak ve korunacak kapılara, bölgelere birlikte işaret ediyor. Bu aynı zamanda Batı-dışı toplumların Batılılaşma hikâyelerinin ayrılmaz bir parçası. Hem medeniyet üzerinden bir tür Batılı olacak hem kültür üzerinden kendisi kalacak. Peki, bu mümkün mü? Hâlâ bu soru ve sorun önümüzdedir. Fakat işin felsefi yönünün bizde, İslam dünyasında yeterince ve derinliğine tartışılmadığını görüyoruz. Bugün de tartışılmıyor, parlak sözlerle idare ediyoruz. Bu yüzden Said Halim Paşa’nın, Nurettin Topçu’nun, İsmet Özel’in bu bahislerde ne dediği de yeterince anlaşılamamıştır. 

Ÿİsmet Özel’in Üç Mesele kitabının da 40. yılı…

Büyük ve etkili bir kitaptır o. İslâmcılık düşüncesinde yeni bir dönem başlattığını söylemek hiç de mübalağalı olmaz bence.

ŸMehmet Kaplan bahsinde Anadoluculuk akımının çeşitli tezahürlerine değiniyor, onun yakın durduğu Anadoluculuğun ümmetçilik çerçevesinde İslâmcılığa da mesafeli olduğunu söylüyorsunuz.  Sorum şu: Nurettin Topçu’nun Anadoluculuğu ümmetçilik yahut İslâmcılık hakkında ne düşünmektedir?

İki farklı mesele var burada. Nurettin Topçu’nun Anadoluculuk düşüncesine getirdiği en büyük katkı ve açılım İslâm’ı ve tasavvufu birinci sıraya çıkararak yeni bir tarif yapmış, yeni bir çerçeve çizmiş olması ve bunu hayli detaylandırarak işlemesidir. Bir tarafıyla bir sıçrama, diğer tarafıyla yön değiştirme iradesi var burada. Topçu Hoca’nın ümmetçiliğe ve İslâmcılığa mesafeli duran tarafı ise Turancılık gibi ümmetçilik ve İslâmcılığın da evrensellik üzerinden getirdiği fluluk ve belirsizlik yönleriyle alakalıdır. Bir duruşun sergileneceği, bir mücadelenin yürütüleceği zemin ortadan kalkıyor burada veya zayıflıyor.

Ÿ80’lerden itibaren hakkında hayli metin ve kitap çıkan İslâm liberalizminin geldiği yere dair neler söylersiniz? İslâm liberalizminin yaygınlık kazanması ile kültürel alanın çeşitlenmesi yahut birbirini beslemesinden bahsetmek mümkün mü?

Zannetmiyorum. İslâm liberalizmi diye ithal malı, bozucu ve dağıtıcı fakat parlak bir proje var fakat İslâm liberalizmi diye Müslümanlar tarafından vücuda getirilmiş ele avuca gelir bir düşünce yok. Ondan daha eski olan İslâm İktisadı –Ahmet Tabakoğlu’nun latifesiyle İslâm Kapitalizmi– tartışmalarının geldiği nokta da ortada. “Bir lokma bir hırka” anlayışını “bin lokma bin hırka”ya dönüştürerek yahut faizsiz edebiyatı üzerinden bankacılığı meşrulaştırarak İslâm liberalizmi olmaz. Olsa olsa yeni biçimsizlikler ortaya çıkar. Olan bu.

Ÿİslâmcılık araştırmalarında istediklerinizi yaptınız mı, yazmak istediklerini yazabildiniz mi?

Yaptıklarından çok yapacaklarına bakan biriyim. Çalışma ve mesuliyet ahlâkım bana bunu emreder. Onun için de İslâmcılık konusunda yapmak istediklerim hayli bir yekûna ulaşan yaptıklarımdan daha fazladır. Benim ölçme tekniklerim yaptıklarımızın Türkiye’yi taşıma kapasitesi üzerinden çalışır.

bit.ly/2rMrX5r